Beşiktaş’a hızlı bir şekilde yürüyordum. Yoldaki üçüncü nesil kahvecidenMor ve Ötesi’nin 2000’lerde rock’ın Türkiye’de yeniden mainstream’leşmesini sağlayan şarkılardan biri olan “Cambaz” sesleri geliyordu. Balık Pazarı civarına geldiğimde ise yine akustik gitarın assolist olduğu sıradan bir bardan İzmir Marşı bağırışları geliyordu.

 

Geçmiş özlemi artık sokakta da kendine yer bulmuştu. Bunu ilk defa bu kadar arka arkaya net örneklerle hissetmiştim. Bu zamansal kargaşa içerisinde IF PerformanceHall’a doğru yokuşta yürürken buldum kendimi.

 

Aslına bakarsanız Can’ı akademik kimliğiyle santralistanbul’un uzun arnavut kaldırımlarında görmeye alışığım. Can’la son görüşmemizdesantralistanbul’da soğuk bir günde konu üçüncü “Ben Sizden Kaçtım”albümüydü.

 

Son karşılaştığımda ise İstanbul’dan ayrılacağını söylemişti…Ben akademide devam etmeyi seçerken, o akademiden uzaklaşmayı tercih etti. Dolayısıyla onu sahnede görmek ilk dakikalarda benim için biraz şaşırtıcıydı. Bunu itiraf etmem gerekir.

 

Kafamda arkadaş ve müzisyen karmaşası yaşanırken, Can şarkılarını söylemeye başlamıştı bile. Salı, 23:00’da başlayan bir konser için IF’in oldukça kalabalık bulduğumu söyleyebilirim. Fakat yine de konserin 23:00’da başlamasını pek sağlıklı bulmadığımı da belirtmem gerek.

 

23:00’da başlayan bir performansın en erken bitiş süresi 00:30 olacaktır. Eve dönüş yolculuğu düşünüldüğünde ise muhtemelen konsere gelen bir kişinin uykuya dalması en erken 02:00’yi bulacaktır. Bu gibi hafta içi yapılan duble performanslarda, mekânların zaman ayarlaması biraz daha tutarlı olmalı.

 

Can akademik kimliğinin aksine sahnede enerjik biriydi. Seyirciler de konser sırasında enerjisine ayak uydurabiliyorlardı.

 

Can sakinleştiğinde seyirciler salınmaya başlıyor, hızı artırdığında ise salınımı hemen dansa çeviriyorlardı. Tüm şarkılar neredeyse ezbere söyleniyordu. Konser saati nedeniyle çoğunluğu üniversite öğrencilerinden oluşan bir seyirci kitlesi vardı.

 

Yerli sahnenin canlı tarafına biraz uzak olduğum için seyircilerin bu yerleşik hareketleri beni biraz şaşırtmıştı. Ancak biraz uzaktan baktığınızda bu, alternatif yerli sahnenin yapısallaştığını ve kendi kitlesini üretebilecek düzeye geldiğini de fısıldıyordu.

 

Can sahnede seyircisiyle çok diyalog kuran biri değil. Bu hoşuma gitti çünkü sahnedeki kişilerin üretici kimliğiyle kutsal hale bürünmesine katlanamıyorum. Sahnedekinin en nihayetinde bir kişi olduğu unutulmaması gerek.

 

Can az konuştu ama konuştuğu sıralarda hep uzun cümleler kurdu. Bu gibi uzun cümleleri ben şehirden uzaklaşmasına yormuştum. Kuliste kendisine bunu sorduğumda da, esasen diğer konserlerde cümlelerinin uzunluğu ya da kısalığını pek hatırlamadığını ancak genelde seyirciyle diyaloğunun çok olmadığını belirtiyordu.

 

Can Kazaz’ın bir performansından kare.

 

Can’ın canlı performansı bence albümden çok daha iyi. Bu canlı performansın getirdiği özgürlük alanıyla fazlasıyla ilgili. Performansta enstrümanların sesleri albüm kayıtlarına göre biraz artmıştı. Sahnede çalanlar- gitarda Efe Demiral, bass gitarda Can Dedeoğlu, davulda Mertcan Bilgin, akustik gitar ve back vokalde ise İpek Ektaş–   da albümün aksine daha fazla şey deneme imkânına sahipti. Örneğin, “Bir Ben Kalsam”çalınırken gitarın sesi artıyor, şarkının outro’sunda bulunan gitar solosu post-rock şarkılarında bolca duyulan gitar efektleriyle süsleniyordu.

 

Konser sırasında Can’dan sonra sahnede etkisi en baskın şey kuşkusuz klarnet olsa gerek. Can’a kuliste ekip arkadaşlarını sorduğumda, Onur Çalışkan’ın kadroya 1 sene önce eklendiğini belirtmişti.

 

Konser sırasında klarnet sololarında kendinden geçen bir kitle vardı… Seyircinin bu klarnet coşkusu aslında seyircinin müzikte neler aradığını bir kez daha gösteriyor. Bunca Yıl’da ise bu coşku adeta tavan yaptı. Can ise biss’te de yine“Bunca Yıl” çalarak seyircisini eve dönüş yolculuğuna hazırlıyordu.

 

Herkes çıktıktan sonra kulise doğru yol aldım. Artık sıra Can ile performansı ve İstanbul’dan ayrılışı üzerine konuşmaya gelmişti.

 

Nasıl geçti konser?

 

İyiydi, süper geçti. En son konser Ankara’daydı. Bir aylık bir aranın sonrasında şimdi daha yoğun bir programa gireceğiz. Dalga dalga yoğunlaşacak program.

 

İstanbul mu yoksa Ankara – İzmir’den oluşan bir konser dizisi mi?

 

Şimdi şubatta bir konserimiz var. Mart biraz daha Anadolu turnesi şeklinde geçecek. Bayağıdır insanlar bekliyordu.

 

ANADOLU’NUN YOĞUN İLGİSİ

 

Anadolu’dan tepkiler nasıl sahi?

 

Gittikçe arttı tabii zaman içinde. Özellikle büyük şehirlerden çok fazla tepki geliyor. Bir de oralara doğru dürüst pek gitmediğim için ama zaman geçti üzerinden. Beklenti halindeler, oradaki dinleyici kitlesi de büyüdü. Şimdi de İzmir’e ne zaman geliyorsun diye cümleler geliyor.

 

Anadolu ve İstanbul seyircisi arasında bir fark var mı sence?

 

Bence var. İstanbul dinleyicisi alıştı artık. Çok fazla konser oluyor. Ben gelmezsem, Justin Timberlake geliyor gibi bir piyasa var burada. Ama Ankara’daki insan dinlediği her müzisyene aç, daha doğrusu etkinliğe aç. Bu da sahneye çok güzel yansıyor. Sahnede çok eğleniyorum.

 

Can Kazaz

 

“BAZEN ŞARKILARI HİP HOP MODUNA GETİRMEK İSTEDİĞİM OLUYOR”

Peki İstanbul’daki çaldığın mekanlar arasında kitle olarak sence bir fark var mı?

 

Yani burada mesela ilk konser ve ikinci konserim arasında da bir fark var. Galiba mekanların kendi kitleleri yok artık, daha çok müzisyenlerin kendi kitlesi var. Onlar geliyorlar ve biz de onları çağırmaya çalışıyoruz daha çok.

 

Albüm kayıtlarına göre sahnende deneye daha açık gibi görünüyorsun. Sahnede ya da bundan sonraki albümlerde denemek istediğin farklı şeyler var mı?

 

Sahnede şarkılar haliyle biraz değişiyor çünkü albümdeki gibi çalmıyoruz. Onda da gruptaki arkadaşlarımın etkisi var. Haliyle canlıda biraz daha grup müziği ortaya çıkıyor. Şuraya yönelim dediğim şey şu olabilir; bende bir hip hop geçmişi var. Bazen şarkıları hip hop moduna getirmek istediğim oluyor. Sonra o bir sürü iş çünkü. Onun yerine hip hop yapan bir sürü değerli insan var, belki onlarla çalışabilirim. Orada bir döngüdeyim ve kırılacağını düşünüyorum, fakat bir noktada bir rap projesinin içinde olacağım. Özlüyorum, çünkü kanımda var.

 

Zaten Gezi döneminden de  hip hop işlerin vardı diye hatırlıyorum.

 

Evet, zaten öncesinde de vardı. Gezi orada bir kırılma yarattı. Fakat o rüzgarla tekrardan akustiğe döndüm.

 

Can Kazaz’ın bir performansından kare.

 

“KÖY HAYATININ ETKİSİNİ GALİBA BİRKAÇ YIL SONRA GÖRECEĞİM”

 

Seyirci ile diyalog halindesin. Bu sefer çok uzun cümleler kurma niyetindeydin gibime geldi. Bu İstanbul’dan ayrılışınla alakalı olabilir mi?

 

Yani bazen her parça veya iki parçada bir kısa kısa cümleler kuruyordum. Bugün biraz daha farklı oldu.  O parçaya özgü bir düşünce geldi o esnada. Yani aslında konuşmalarımı çok fazla kurgulamıyorum. Hatta hiç kurgulamıyorum diyebilirim. Şarkıyı söylerken ya da sonrasında bir his yaşıyorsun. O hissi konuşarak paylaşmayı seçiyorum. O yüzden bir parça uzun konuştum bu sefer. Aslına bakarsan çok fazla konuşmuyorum diyebilirim. Dediğin gibi belki İstanbul’dan ayrılışımla da alakalı olabilir. Sonuçta insanlar müzik dinlemeye geliyor, dozunda bırakmaya çalışıyorum.

 

Köyde hayat nasıl gidiyor?

 

Şahane yani. Çoğu zaman gelmek istemiyorum. Onarıcı tarım yapıyoruz aslında. Hayvancılık yani, hayvan etkisini kullanarak yapıyoruz. Ekosistemi normalde çalışması gerektiği gibi çalıştıracak bir yöntemler bütününü uygulamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla büyükbaş hayvan sürüsü büyütüyoruz. Onların gündelik ya da haftalık rutinlerine bağlıyız biraz da. Olabildiğince koşturuyoruz.

 

Bu yeni gündelik rutinin üretimlerini ya da bestelerini nasıl etkiliyor?

 

“Delayed Effect” mi diyeyim? Ertelenmiş bir etkisi var sanırım. Halen şehirle ilgili şeyler çıkıyor. Yani eskiye dair bir şeyler çıkıyor. Köy hayatının etkisini galiba birkaç sene sonra göreceğim. Bu sanki bir tür sindirme süreci gibime geliyor. Daha çok yeni benim için. Geçtiğimiz yaz köye geldim sonuçta.

 

ŞEHİRDEKİ MUTSUZLUK

 

İstanbul’dan ayrılmana neden olan şeyler nelerdi ki?

 

En standart cevabım şehirden mutlu olamama hali, benim kişisel olarak daha bir başıma olmam ya da köyde daha seyrek insan olması diyebilirim. Bunlar gerekçeler olabilir, ancak benim hayat görüşümle de ilişkili. “Ben Sizden Kaçtım” gibi bir albüm yapıp, bunun gereğini yapmak gibi de bakıyorum çünkü gerçekten öyle hissettiğim için öyle müzikler çıkıyor.

 

Köydekiler seni kim olarak biliyor?

 

Yerelle pek diyaloğum olmadı bu zamana kadar. Beni tanımıyorlar. Böyle kalması da hoşuma gidiyor çünkü İstanbul’da yavaş yavaş sokakta tanınma hali, bir yerden bir yere yürürken durdurup fotoğraf çektirmek istiyor insanlar. Bu elbette çok doğal. Sevdikleri bir kişiyle etkileşim kurmak tabii ki isteyecekler. Bununla ilgili bir sorunum yok ancak dediğim gibi karakterimle ilgili sanırım. Kendimi daha rahat hissediyorum köyde. Zaten orada bir kolektif vardı. Muhtemelen beni, şehirden kolektife gelen biri daha olarak düşünüyorlardır. Benimle müzisyen kimliğimden ziyade insanların ben olduğum için iletişim kurması daha samimi geliyor. Öbür türlüsünde bir inanamama hali var.

 

“YOLDA SÖZ YAZIYORUM”

 

 

Orada müzikal üretim süreçlerin nasıl gidiyor?

 

İş yapmadığım zamanlarda, hemen gitarımı alıp çalmaya başlıyorum. Onun dışında hayatıma yeni bir şey eklendi. Konserler nedeniyle yolculuklar daha sık olmaya başlandı. Köyden İstanbul’a gelirken, yolda söz yazmaya başladım. Çok geniş bir zaman diliminden bahsediyorum, en az 5 saat sürüyor. Yolculuklarda dışarısı akıyor ve bu gerçekten ilham verici bir şey.Orada otururken cümleler çıkmaya başladı. Bu kelimeleri bestelemeye başlıyorum sonra.

 

O zaman şarkılarındaki imgeler değişiyor diyebilir miyiz? Belki pastoralleşme hissedilebilir.

 

Pastoral kelimeler zaten benim şarkı sözlerimde aslında vardı, ancak bu daha da arttı galiba yolculuklarda. O anda gördüğüm şeyler, ister istemez kelimelerime yansıyor. Evet, pastoral yan arttı sanki şarkı sözlerimde.

 

Köyde kayıt yapıyor musun peki?

 

Evet, kayıt ortamını bir nebze taşıdım diyebilirim. Mini bir ev stüdyom var. Var olan ekipmanımı oraya taşıdım. Bildiğin küçük bir ev odası. Bir gitarım var, mikrofon setim var. Ses kartım var, onları bir araya getirip demo kayıtlar yapıyorum diyebilirim. Aslına birçok şeyi kaydedecek olanağım var. Vokal kaydedebiliyorum, gitar kaydedebiliyorum. Hani o anlamda bir eksikliğim yok.

 

 

Peki adaptasyon sorunu oluyor mu?

 

Zaten sakin bir insan olduğum için öyle bir sorunum yok diyebilirim.  Köyde kendimi çok iyi hissediyorum, sonrasında şehre gelince kendimi çok kötü hissediyorum. Tekrardan köye döndüğümde bu his üzerine yazıyorum. Dolayısıyla halen sevmediğim şeyle ilgili yazma tandansım var benim. Bugün sahnede de söyledim, geldim yürüyemiyorum bile. Birileri yolumu kesiyor, birileri bulunduğum alanı işgal ediyor gibi hissediyorum. Bu çok tüketici bir şey.

 

 

 

Akademik kimliğin üzerinden müzik ve göçü konuşacak olursak, ne demek istersin?

 

Göç kelimesi işin içine girdiğinde, yol önemli bir noktaya geliyor. Çok fazla yol müziği vardır. Bu beni de etkiler her zaman. Yani bir kültürün taşınma süreci de var göç mevzusunda. Yani çok net hatırladığım bir durum var, Suriye’deki mevzuların başlangıcıydı. Suriye’den daha orta ve üst sınıf Türkiye’ye geliyordu. O insanların uğrak noktaları İstanbul olduğu için, İstanbul’da köşe köşe bazı mekanlarda Ortadoğu insanının kendi müziklerini ürettikleri ortamlar doğmaya başlamıştı. Ben uzaylı gibi bakıyordum. Aaa, ne kadar ilginç bir şey yapıyorlar diyordum. Böyle bir araya gelip müzik yapıyorlardı.

 

YENİ ALBÜM GELİYOR

 

Kulis nasıl geçer sizin tarafta? O rock star imgesi var mı kulisinizde?

 

Aslına bakarsan sanılanın aksine çok sakin geçer çünkü birazdan sahneye çıkacaksındır ve enerjiyi seyirciye saklamak gerekiyor. Öbür türlü dikkatim çok dağılıyor sahneye çıktığımda.  Benim de aklımda bir kulis hayali vardı, ancak pek o tatta yaşamadığımızı söyleyebilirim.  Sen de gördün, bizim kulis daha sakindir.

 

Yakın zamanda albüm, EP ya da farklı bir proje var m?

 

Şarkılar birikti. Sonbahara bir albüm daha kaydetmek gibi bir fikrim var.

 

Farklı kimselerle çalışacak mısın?

 

O kadar netleşmedi. Onları bir aranje etmek gerekiyor. Farklı müzisyenlerle çalışma soruna gelecek olursam, bu sanırım aranjmandan sonra ortaya çıkacak hissiyat ile ilişkili. Zaten çok az düetim vardır. Bir tane Eda Sena Şenceylan ile yaptım. Bir de The Sun’da Deniz Özçelik ile var ama daha çok o back vokal gibiydi.

İlgili